Dünya Sistemi ve Küreselleşme (Jeopolitik Dergisi, 2009)

Küreselleşme benzersiz ve karşı konulamaz yepyeni bir olgu olarak sunulmaktadır. Bu şekilde bir yaklaşım, yanlı olmanın da ötesinde, küreselleşme olgusuna çok yüzeysel bir bakış açısı getirerek, küreselleşme karşısında tüm aktörlerin edilgen olmaları ve/veya küreselleşmenin tüm “gereklerini” yerine getirmeleri yolunda bir baskı aracı işlevi de görmektedir. Dahası, küreselleşmenin güç ilişkilerinden, bu ilişkilerin tarihinden ve yapısından tamamen bağımsız bir ekonomik/sosyolojik olgu olduğu benimsetilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda tarihin sonunun geldiği bile ileri sürülmüştür.[1] Oysa oluşturulmaya çalışılan bu algı, mutlak bir gerçeğin dile getirilmesinden çok, belli siyasi ve ekonomik çıkarlara hizmet eden ideolojik/siyasi/ekonomik bir yapının sonucudur. Bu bağlamda cevaplanması gereken öncelikli soru, küreselleşmenin yeni bir olgu olup olmadığıyla ilgilidir. Diğer bir soru, küreselleşmenin ileri sürüldüğü gibi, kaçınılmaz ve karşı konulamaz “doğal” bir olgu olup olmadığıdır.

Küreselleşme olgusunun yeni olup olmadığı sorusunun cevabı, küreselleşmeye hangi açıdan bakıldığına bağlıdır. Kısa bir cevap vermek gerekirse bu soruya, sayısal açıdan evet, süreci belirleyen yapılar ve analiz birimleri açısından ise hayır denebilir. [2] Günümüzde küreselleşmenin yeni özelliği olarak, sermaye hareket hızından ve hacminin büyüklüğünden bahsedilebilir. Ancak bu hareketler, bugünkü küreselci yayılmanın altyapısını oluşturan tarihsel etkileşim ağları aracılığıyla işlemektedir. Sermayenin hacmi artarken, belirleyici karar alma birimleri, günümüz küreselleşme olgusundan önce ortaya çıkmış eski toplumsal/siyasal ilişkilere ve koşullara dayanmaktadır.[3]

Küreselleşme ne tamamıyla kendine özgüdür, ne de tarihte hiç eşine benzerine rastlanmamış bir olgudur; tam tersine, dünya tarihinin ve eski toplumsal koşulların geniş bir bakış açısıyla değerlendirilmesi sonucunda anlaşılabilecek bir durumdur. Bu geniş bakış açısını, siyaset bilimi, ekonomi ve tarih gibi ayrı ayrı disiplinlere başvurarak açıklamaktansa, tüm konuları tek bir bütün içinde ele alan “Dünya Sistemi” yaklaşımı sağlayabilir. Dolayısıyla, A. G. Frank, G. Arrighi ve I. Wallerstein’ın tezlerinin küreselleşme bağlamında okunması, küreselleşme tartışmalarına daha geniş bir bakış açısı sağlayabilir.

 

Dünya Sistemi Yaklaşımı

Wallerstein’ın ortaya koymuş olduğu dünya sistemi teorisi, analiz birimi olarak birbirlerinden ayrı bir şekilde sadece devletleri, ekonomiyi ya da toplumu değil, dünya ekonomik/politik sistemini kabul etmektedir. Bu çerçevede aktörler, dünya sistemine bağlı ve dünya sistemiyle etkileşimli bir şekilde ele alınır. Bu noktada denebilir ki, benzersiz olan küreselleşme değil, yinelenen bir dizi çevrim boyunca çizgisel olarak ilerleyen dünya sisteminin kendisidir.[4] “Kondratieff döngüleri” de denilen bu çevrimler, A (ekonomik genişleme) ve B (ekonomik daralma) şeklinde iki türlüdür. Bu iki evre, dünya sisteminin dönemsel karakterini , bu doğrultuda dünya sisteminin temel motoru olan sermaye birikim tarzını ve bu birikimden fayda sağlayanları belirlemektedir. Aynı zamanda sermaye birikimi, dünya sisteminin bir diğer temel kavramı olan merkez-çevre ilişkisinin de temel belirleyeni ve sonucudur. Bu doğrultuda denebilir ki:

dünya ekonomisi şimdi ve geçmişte de her zaman bir dünya ekonomiydi ve içinde bir iş bölümü olan ve bu yüzden temel ya da asli malların içsel mübadelesinin yapıldığı; sermaye ve emek gücü akışkanlıklarının gerçekleştiği büyük bir coğrafi alandır, tamamlayıcı özelliği birleştirici bir politik yapıyla sınırlanmamış olmasıdır. Yapıyı en çok inşa eden onun içinde inşa edilmiş olan iş bölümüdür.”[5]

Kısaca formüle etmek gerekirse, dünya sisteminin temel unsurları olarak, belli koşullar çerçevesinde zaman zaman genişleyen ve daralan bir dünya ekonomisi içinde mal, sermaye ve emeğin merkez-çevre ilişkisi çerçevesinde şekillenmeleri ve bu yolla merkezin sermaye birikiminin sağlaması sayılabilir. Dolayısıyla, gerçekte hiçbir olayın dünya tarihinden bir kopuş olamayacağı açıktır. Küreselleşme de bu bağlamda ele alınmalıdır, çünkü Brzezinski’nin deyişiyle “hegemonya insanlık kadar eskidir”.[6]

 

Tarihsel Dünya Sistemi

Ranke “Evrensel tarihten başka tarih yazılamaz” demektedir.[7] Bu noktadan hareketle Avrupa merkezli tarih yazımı ve kısıtlamaları reddedilebilir. Uygarlığın başlangıcını pratik nedenler ve zorunluluklar dolayısıyla Antik Yunan’dan başlatan Avrupa düşüncesi yerine, uygarlığın ve dünya sisteminin doğuşu çok daha öncelere (en azından MÖ 3000 yıllarına[8])  dayandırılabilir. Bu tür bir yaklaşım doğu-batı ayrımının geçersizliğini veya bu tür bir ayrımın ne için “icat edildiğini” ve işlevini de gösterebilir.[9]

Dünya sisteminin MÖ 3000 yıllarında Güney Mezopotamya’da tohumları atılmıştır denebilir. İlk defa bu bölgede, bir ekonomik sistem içinde bir merkez-çevre ilişkisi gelişmiştir ve bunun sonucunda da bir “yüksek kültür” doğmuştur.[10] Mezopotamya, batıda Anadolu ve Akdeniz’e, doğuda ise İran’a ve Hindistan’a bağlı yoğun bir ticaret ağının merkezi olarak ortaya çıkmıştır.[11] Öte yandan aynı dönemlerde, dış ticaret ağlarından yalıtılmış Mısır’da ise iç rekabetin oluşmadığı merkeziyetçi bir yapı ortaya çıkmıştır. Mezopotamya ve Mısır’ın buluşmasının dünya sisteminin doğuşunu gerçekleştirdiği söylenebilir.[12] Burada önemli olan nokta, Mısır’ın merkezi güç tekeline dayanarak toprak ilhakına; Mezopotamya’nın ise politik bölünmüşlüğe, rekabete ve imparatorluğa bağlı olmasıdır.[13] Bu durum geçmişte olduğu gibi günümüzde de iki farklı birikim sürecinin ilk örneklerini sunmaktadır.

Dünya sisteminin oluşumunda ve genişlemesinde ticaret yolları ve ağları büyük önem taşımaktadır. Mezopotamya, ticaret ağları yoluyla ve lojistik bağlantının kurulmasıyla İç Asya, Orta Asya, Afrika ve Arabistan’ı da bir etkileşim içerisinde kendi bünyesine katmıştır. Özellikle Orta Asya, Çin, Hindistan, İran, Mezopotamya, Levant ve Akdeniz’in üye olduğu bir dünya sisteminin köşe başı niteliğindedir.[14] İpek yolları Çin’den başlayıp İç ve Orta Asya, Ortadoğu ve oradan da Akdeniz aracılığıyla Afrika ve Avrupa’ya uzanmıştır.[15] Bu nedenle Orta Asya önemli bir stratejik koridor olmuştur. Üç bağlantı koridoru, dünya sisteminin gelişiminde anahtar ve merkezi bir rol oynamıştır:

  1. Nil-Kızıl Deniz koridoru
  2. Suriye-Mezopotamya-Basra Körfezi koridoru
  3. Ege-Karadeniz-Orta Asya koridoru[16]

Bahsedilen ticaret ağlarını sadece malların taşındığı yollar olarak düşünmek yanıltıcı olabilir. Bu yollar aynı zamanda, karşılıklı etkileşimin gerçekleştiği, siyasi-ekonomik üstünlük mücadelerin yaşandığı ve kurulmak istenen hegemonik yapıların stratejik araçlarıdır. Örneğin, “Mezopotamya, Mısır ve Orta Asya’nın hegemonik çatı altında birleştirilmesi Emevileri ve Abbasileri süper birikimci konuma getirmiştir”.[17] Aynı şekilde Orta Asya’da Türklük olgusunun oluşması ve Orta Asya Türk devletlerinin doğması da kıtaötesi ticaretin önündeki engelleri kaldırarak, Çin ve Bizans arasındaki ticaret yollarının denetimini Türklerin eline geçirmiş ve Türkleri dünya sisteminde marjinal değil, başat bir aktör durumuna getirmiştir.[18] Orta Asya’nın Türkler tarafından tek bir politik yapı altında birleştirilmesi Türk İmparatorluğu’nu dünya sisteminde bir süper-birikimci konumuna yükseltmiştir.[19]

Böylelikle, dünya sisteminin coğrafi merkezi Orta Asya ve Hint Okyanusu olmuştur. Akdeniz ise bu bölgelere daha sonra eklenmiştir.[20] 16. yüzyılla birlikte sistemin merkezi  durumuna batı ve Atlantik bölgesi yükselmiştir. Batı’nın yükselişi büyük bir krizin sonrasında gerçekleşmiştir. Bu kriz ise Moğol İmparatorluğu’nun çökmesi sonucunda yaşanmıştır. Aynı zamanda, Akdeniz ticaretinin merkezi önemini azaltan yeni ticaret yollarının bulunması da yeni bir birikim sürecine ve merkezine yol açmıştır.[21] Bu olayların tarihsel bir olaya veya duruma işaret etmesinin nedeni, bu noktadan sonra kapitalist modern dünya sisteminin doğmaya ve gelişmeye başlaması olmuştur.

 

Modern Dünya Sistemi

Giovanni Arrighi, “kaos” ile “anarşi” aynı şey değildir demektedir.[22] Kaos, örgütlenmenin telafi olunamaz bir durumda olmasına denk gelirken, anarşi ise tek ve merkezi bir otoritenin bulunmaması anlamındadır. Sistemik kaos gelişirken, sistemin unsurları arasında, ne olursa olsun “düzen” için istek doğduğunu, eğer bir devletin bu arzuyu tatmin edecek adımlar atarsa hegemon olarak sistemde hakim güç olarak ortaya çıktığını belirtilmektedir. Dolayısıyla, hegemonya entelektüel ve moral önderliğe dayanmaktadır. Fakat aynı zamanda hegemonyanın zora da dayandığı, daha doğrusu hegemonyanın rıza ve zor bileşiminden oluştuğu belirtilmektedir.[23] Bu çerçevede hegemonyanın tarihsel olarak nasıl geliştiği açıklanabilir.

 

Venedik Birikim Sistemi

Arrighi, çağdaş devletler arası sistemin kökeninin, Orta Çağ sistemine dâhil Kuzey İtalya’da bölgesel bir kapitalist kent-devletleri alt sistemi (güçler dengesi) yönetiminin oluşumunda yattığını düşünmektedir. Özellikle Venedik, gelecekteki kapitalist devletin ilk örneği ve prototipi olmuştur. Venedik bir güçler dengesi sistemi kurarak ve jeopolitik merkezin Kuzey İtalya olmasını sağlayarak dünya sisteminin o zamanki merkezi olan Akdeniz’de, “doğu” ile “batı” arasında bir sermaye birikim merkezi haline gelmiştir. Böylece Venedik, küçük bir toprağa sahip güçlerin bile toprak ve uyruklar edinmek yerine, servet birikimiyle büyük güç olabileceğini kanıtlamıştır.[24] Venedik ile birlikte, “zenginlik düşüncesi” tüm Avrupa’da “güç düşüncesi”nin odak noktası haline gelmiştir.[25]

Öte yandan Ceneviz ise finansal bir güç merkezi olarak Venedik ile mücadele etmiş, Venedik’in dışlayıcı ticari ağına karşılık, finansal bir aktör olarak ortaya çıkmıştır. Ceneviz’in asıl önemi, Venedik ile sürekli mücadele etmesi ve oluşturduğu finans ağını Venedik zararına kullanarak, Venedik ticaret dairesini, Portekiz ve İspanya’nın ticaret dairesine dönüştürülmesi için yardımcı olmasıdır. İspanya bu mücadelede sonuçta başarısızlığa uğramış olsa da; Dünya Sistemi için tarihi bir olay olarak yeni bir servet kaynağı olan Amerika kıtasını dünya ekonomi/politik sisteminde yeni bir unsur olarak ortaya çıkarmıştır.[26] Habsburg İmparatorluğu, Amerika kıtasının zenginliklerine dayanarak, çözülen orta çağ sisteminden geriye kalanları kurtarmaya çalışmıştır; fakat yeni bir finans merkezinin, Hollanda’nın yükselişi ile İspanya’nın üzerinde egemen olmaya çalıştığı orta çağ yönetim sistemi çökmüştür. Erken modern dönemde Avrupa’daki üstünlük mücadelesi, servet ve güç sahibi olmak için toprağın ve uyrukların önemini arttırmıştır. Bu durum da mücadelenin yoğunlaşmasına neden olduğu gibi, korunma maliyetlerinin artması, korunma maliyetlerinin artması da mali baskının çoğalmasına neden olmuştur.[27] Artık Avrupa’da merkezi yapılarını güçlendiren modern devletler doğmaya başlamıştır.

 

Hollanda Birikim Sistemi

Yine Arrighi’den öğrendiğimize göre, Avrupa devletleri arasındaki güç mücadelesinde, yöneticiler dini karşılıklı mücadelelerinin bir aracı haline getirdikçe, uyruklar da ayaklanmanın aracı haline getirmiş ve bu durum Avrupa’da yöneticiler arasında halka karşı “ortak çıkar” kavramının gelişmesine yol açmıştır.[28] Bu ortak çıkar duygusunun gelişmesinde ticareti engelleyen ve devlet olma maliyetlerini yükselten kaos ortamının ve düzen için duyulan isteğin de etkili olduğu düşünülebilir.[29] Baltık ticaretinin gelişmesi ve yeni gemi yapım tekniklerinin gelişmesi Hollanda önderliğinde yeni bir maddi genişleme dönemine girilmesine olanak sağlamıştır.[30] Dahası, yeni askeri tekniklerin Hollanda’da geliştirilmesi sermayenin ihtiyaç duyduğu güvenlik ortamının oluşmasını sağlayarak Hollanda ticari kapitalizmini oluşturmuştur. Deniz taşımacılığı ile limanlar bu dönemde önem kazanmış ve Hollanda birikim sisteminin unsurları olmuştur. Böyle bir ortamda Hollanda önderliğinde bir Avrupa barışına kavuşulduğu söylenebilir.

Hollanda, servet ve gücü ticari ilişkilerden çok dünya mali ilişkiler ağını kontrol ederek sağlamıştır.[31] Böylelikle de Hollanda genel çıkarın önderi olduğunu göstermiştir. 1648 Westphalia Antlaşması, Kuzey İtalya’da olduğu gibi, devletlerarası bir güç dengesi yaratmıştır. Böylece istikrar ve ticaret özgürlüğü yeniden sağlanarak, 17.yy başındaki sistemik kaos yeni bir anarşi düzenine dönüşmüştür. Bu durum, siyasal alanın sermaye yararına yeniden düzenlenmesini ve kapitalist oligarşinin kurulmasını sağlamıştır.[32] Fakat Hollanda kendi yarattığı sistemi uzun süre yönetememiştir. Gerçek faydalananlar İngiltere ve Fransa olmuştur. Wesphalia’dan 1815’e kadar ise dünya sistemi bu iki devletin mücadelesi ile belirlenmiştir.[33]

 

İngiliz Birikim Sistemi

Fransa ve İngiltere bazen bürokrasiye, bazen özel girişime hükmederek ve teşvik ederek, bu alanları kendi egemenlik alanları ile bütünleştirebilmişlerdir. İngiltere iki yüzyıl süren bir öğrenme süreci sonucunda güçlü bir “ada olarak” ve sistemik bir kaostan yeni bir dünya düzeni yaratarak hegemon konumuna yükselmeyi başarmıştır (1776-1848).[34] 1815 Viyana kongresi, Westphalia sisteminin güçler dengesini yeniden kurarak ‘Serbest Ticaret Emperyalizmi’ doğmasına zemin hazırlamıştır. İngiltere ile birlikte, güçler dengesinin bir piyonu olmak yerine ona hükmetme amacı da ilk olarak ortaya çıkmıştır.[35] Sömürgelerden gelen verginin, yatırıma yönelik sermaye olarak kullanılması da İngiltere’ye rakiplerine karşı üstünlük sağlamıştır. Westphalia sisteminden sonra serbest ticaret emperyalizmi, “dünya piyasasına bağımlılık” olgusunu getirmiştir.[36]

Bu dönemde buluş ve teknolojik gelişimin para sermaye ile buluşması sanayi devrimini getirmiştir. Sanayi devrimi ve sanayi devrimin askerileştirilmesi, savaş sanayi gelişiminin motorunu oluşturmuştur. İngiliz birikim dönemi demir-çelik üretiminin kömüre dayanması ve demir-çelik üretiminin sanayileşmesi, Avrupa kökenli para sermayenin İngiltere’ye akmasına neden olmuştur. Bu da Avrupa, Rusya, Osmanlı ve Amerika’nın demir yolları ile örülmesi sonucunu doğurmuştur. Ayrıca sanayinin askerileşmesi, ordu gereklerine olan ihtiyacı arttırarak ticareti de geliştirmiş, sanayi ve ticari kapitalizmin piyasaya talebini daha da arttırmıştır. Savaş sanayinin dünya ekonomik sisteminin gelişmesinin ana motoru olması, devletler arası çatışmaları ve savaşları da sistemin unsurları arasına getirmiştir. İngiltere’nin hegemonyasında gerçekleşen bu maddi büyüme dönemi 1. Dünya Savaşı ile son bulmuştur. İngiliz üstünlüğüne karşı bazı yeni oluşumlar İngiliz Hegemonyasını sarsmaya başlamıştır. Bu yeni gelişmeler, Almanya’nın yeni ve güçlü bir devlet olarak dünya sahnesine çıkması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) endüstriyel gelişimi olmuştur.

  1. yüzyıldaki Almanya, ABD ve İngiltere’nin mücadeleleri, devlet stratejilerinin dünya sistemi içinde nasıl şekillendirildiklerinin veya devlet stratejileri ile dünya sistemi arasındaki düşünülmesi gereken ilişki açısından değerlendirilebilir. Kapitalist sistemde, teritoryal güç mantığı ile kapitalist güç mantığının ayrımı net olmamaktadır. Bu karışıklığın Almanya’nın tarihini oluşturduğu söylenebilir. Almanya, önce İngiltere gibi ülke dışı teritoryal yayılmacılığı, Amerika ise ülke içi teritoryal yayılmacılığı benimsemiştir.[37] Arrighi’ni belirttiğine göre, Almanya 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere’yi, 2. Dünya Savaşı’nda ABD modelini izlemiştir. Ancak dünya güç mücadelesinde asıl belirleyici olan etken iç piyasanın göreli büyüklüğü ve gelişme potansiyeli olmuştur. Dinamik bir iç piyasaya sahip olmak, İngiltere’nin patron yandaş ilişkilerinden uzaklaşma şansı sağlamıştır.[38] Prusya ve sonra Almanya güçlü bir askeri sanayi oluşturmuş ama Alman tarihi ve coğrafi konumu, Almanya’yı işgücü, sermaye ve girişim akımlarına bağımlı kılmıştır. ABD’nin tersine, Almanya’nın endüstriyel gelişimi dünya servet dolaşımı içindeki bağımlı konumunu değiştirmemiş, ABD’ye bağımlılıkla İngiltere’ye bağımlılık birleşmiştir.[39] Bu noktanın oldukça dikkat çekici olduğu düşünülebilir. Özellikle bazı kalkınma çabalarının ikilemi veya çelişkisi bu noktaya bakılarak çözümlenebilir. “Gelişmiş” ülkelerin, kalkınma çabası içinde olan devletlere yol göstericiliklerinin nedenleri de yine bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

ABD Birikim Sistemi ve Küreselleşme

  1. Dünya Savaşı sonrasında, Amerikan büyüme döneminde otomotiv sanayi ve petrol üzerinde kurulan yeni bir maddi genişleme dönemi başlamıştır. 2. Dünya Savaşı ve hemen sonrasındaki kaos ortamı ABD’nin önderliğinde yeni bir anarşi ortamına dönüşmüştür. ABD hegemonyasının göstergeleri olan Bretton Woods kurumları, Birleşmiş Milletler ve NATO; ekonomi, siyaset ve güvenlik konularında ABD’nin gücünün sacayağını oluşturarak Amerikan maddi genişleme dönemini başlatmıştır. Ancak Bretton Woods örgütlerinin ilk kez 1970’lerdeki petrol ve petrole bağlı siyasi/ekonomik krizde önem kazandığı düşünülebilir. ABD’nin 1970’lerdeki bir dizi olayla hegemonyasının sarsılmaya başlamasının ardından, bu kurumlar ABD’nin hegemonyasını sürdürmeye çalışan başlıca araçlar olmuştur. Küreselleşme olgusu ile birlikte ise, ABD birikim sistemi yeni bir boyut kazanmıştır:

“En geniş anlamıyla küreselleşme, mallar, yatırım, üretim ve teknolojinin ulus-aşırı akışını ifade etmektedir. Küreselleşme tezinin çoğu savunucusuna göre, bu akışkanlığın boyutu ve derinliği, daha önce ulus-devletle özdeşleşmiş olan yapıların yerini alan, kendine özgü kurumlara ve iktidara sahip bir “Yeni Dünya Düzeni” yaratmıştır.”[40]

Örneğin eski ABD Başkanı Bill Clinton “küreselleşme, durdurabileceğimiz ya da yüz çevirebileceğimiz bir şey değildir” demektedir.[41] Bu ve buna benzer argümanlar küreselleşmenin benzersiz ve yepyeni bir olgu olduğunu savunmaktadır. Ancak, denebilir ki mutlak bir olgu olmak yerine “küreselleşme hem bir betimlemedir hem de bir buyruktur”:[42]

“Bir betimleme olarak küreselleşme “tek bir küresel pazar içerisindeki uluslararası ticaret, sermaye, teknoloji ve bilgi akışlarının genişletilmesi ve derinleştirilmesi anlamına gelir… Bir buyruk olarak ise serbest ticaret, sermaye ve bilgi akışlarının büyüme ve insanlığın refahı için en iyi sonucu yaratacağına yönelik bir inanç çerçevesinde, ulusal ve küresel pazarların serbestleştirilmesi ile ilgilidir.”[43]

Bu açıdan bakıldığında küreselleşme doğal bir ekonomik süreç değil, ideolojik bir projedir.[44] Dolayısıyla küreselleşme koşulsal bir olgudur.

Küreselleşmenin kaçınılmaz bir olgu olmadığı ve koşulsallığı bazı Amerikalı stratejistlerce de kabul edilmiş görünmektedir. Örneğin Brzezinski:

“[Küreselleşme], bazılarına göre, kendisi her ne ise bu fikri yayar; diğerleri için ise olması gerekeni tanımlar. Ancak bazıları için halen olmaması gerekeni tanımlar, pek çoğuna göre ise her ikisini de yapar… [gerçek olan küreselleşmenin] yalnızca gözlemlenebilir bir gerçek olmayıp açık bir norm olduğudur. Normatif bir tanımlamanın yanı sıra yorumsal bir mekanizma da sunar. Yalnıca teşhissel bir araç değil aynı zamanda bir faaliyet programıdır… Böylece küreselleşme, küresel hegemonyanın doğal öğretisidir…”[45]

diyerek, küreselleşmenin koşulsallığına ve de siyasi/ekonomik/ideolojik bir program olduğuna işaret etmiş ve küreselleşmenin koşulunun da ABD olduğunu ileri sürmüştür. Brzezinski’ye göre kaçınılmaz ve karşı konulamaz olan küreselleşme değil Amerikan gücüdür: “Amerikan küresel hegemonyası artık hayatın bir gerçeğidir. ABD dâhil hiç kimsenin konu ile ilgili bir seçeneği yoktur”.[46]

Küreselleşmenin koşulsallığı ile ilgili benzer bir yaklaşım Thomas P.M. Barnett’tan da gelmektedir. Barnett küreselleşmenin ve dolayısıyla ABD’nin amacının “Entegre Olmamış Boşluk” diye tanımladığı ülkelerin küresel ekonomik/siyasi sisteme dâhil edilmesi olması gerektiğini öne sürmektedir. Diğer bir deyişle “çevre”nin merkeze daha sıkı bir şekilde bağlanmasını öngörmektedir: “…dünyanın ilk çokuluslu birliği olarak bizler küreselleşmenin kaynağı ve ilhamıyız… Bizim çıkarlarımız evrenseldir çünkü küreselleşme küresel olmak zorundadır”[47] diyerek ABD hegemonyasının reçetesini yazmaktadır. ABD’nin “yeni kural dizileri”ni oluşturması gerektiği yaklaşımı “…hegemonya’nın amaçlarının nasıl tanımlandığı çok önemlidir[48]” diyen Brzezinski’de de görülebilir.

Tüm bu argümanlar, Arrighi’nin bir devletin kaos tehdidi veya durumu karşısında düzen ve istikrar arzusunu tatmin edecek adımlar atabilecek gücün, hegemon olarak ortaya çıktığını belirtmesini anımsatmaktadır. Hegemonya entelektüel ve moral önderliğe dayanmaktadır. Fakat aynı zamanda, Arrighi hegemonyanın zora da dayandığını, daha doğrusu hegemonyanın rıza ve zor bileşimine dayandığını belirtmektedir.[49] ABD bu formülü hayata geçirmeye çalışmaktadır. Diğer bir deyişle, ABD bir yandan küresel terörü sürekli dünya gündeminde tutarken, diğer yandan kendisini küresel barışın ve refahın önderi ve de koşulu olarak ilan etmektedir.

Son olarak, küreselleşme söyleminde önemli bir yeri bulunan, serbest piyasa ekonomisinin kalkınma için tek geçerli yol olduğu savı tartışılabilir. Bugün kalkınmada en ileri gitmiş devletler bile mutlak bir serbest piyasa ekonomisi ile yönetilmemektedir. Günümüzde oligarşik yapılar serbest pazar gibi sunulmaktadır. Daha da önemlisi, bugün ve geçmişte liberalizmin öncülüğünü yapan devletler, gelişme süreçlerinde korumacı politikalar uygulamış ve ancak belli bir gelişme noktasına geldikten, ekonomileri güçlendikten sonra liberalizmi savunur hale gelmişlerdir. Bu nokta Weiss ve Hobson’ın, “Devletler ve Ekonomik Kalkınma” adlı çalışmalarında belirtilmektedir. Güçlü ekonominin oluşması için güçlü bir devlet yapısı gerekmektedir. Devlet gücü sürekli olarak ekonomiyi çeşitli yollarla kollamaktadır. Bu durum İngiltere ve ABD gibi liberalizmin öncüsü devletler için, geçmişte olduğu kadar bugün de geçerlidir. İngiltere 19. yy’da askeri yapısını kapitalizm ile bir bütün haline getirerek, hegemonyasını oluşturabilmiştir. Bugün ABD de benzer bir şekilde hareket etmektedir. Ayrıca hem İngiltere, hem de ABD tarihlerinde korumacı politikalar izlemiş; bu politikalar sayesinde kalkınabilmiş ve güçlü birer devlet olarak dünya sahnesine çıkabilmişlerdir.[50]

 

Sonuç

Küreselleşme yeni bir olgu değildir. Küreselleşmenin tarihsel kökenleri vardır ve bu yayılma belirli siyasal, toplumsal ve kültürel koşullar tarafından belirlenir. Bu koşullar ise, güç ilişkilerince belirlenmeye çalışılan diğer bir mücadele alanıdır. Sadece günümüzde değil, tarihte de küresel sistemler bulunmuştur. Bahsedilen dünya sisteminde, sermaye ve siyasal alan devamlı olarak etkileşim içinde olmuştur. Bu iki alanı tek bir güç altında toplayabilen devletler ise sistemde hegemon konumuna yükselebilmişlerdir ve elde ettikleri hegemonya ile de, dünya sistemini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmışlardır. Bugün de aynı dinamikler işlemektedir. Küreselleşme olgusu ile birlikte yeni bir rıza ve zor bileşimiyle, dünya ekonomik ve de politik olarak şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Kaynakça:

 

  1. Andre G. Frank & B.K. Gills, Dünya Sistemi, İmge Kitabevi, Ankara, 2003.
  2. Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl, İmge Kitabevi, Ankara, 2000.
  3. Immanuel Wallerstein, Dünya Sistemleri Analizi, Aram Yayıncılık, İstanbul, 2005.
  4. James Petras & Henry Veltmeyer, Maskesi Düşürülen Küreselleşme, Mephisto Kitabevi, İstanbul, 2006.
  5. Linda Weiss & John M. Hobson, Devletler ve Ekonomik Kalkınma, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999.
  6. Thomas P.M. Barnett, Pentagon’un Yeni Haritası, 1001 Kitap, İstanbul, 2005.
  7. Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2005.
  8. Zbigniew Brzezinski, Tercih, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2005.

[1]              Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” adlı savı bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

[2]              James Petras & Henry Veltmeyer, Maskesi Düşürülen Küreselleşme, Mephisto Kitabevi, Ocak,   2006, s.58

[3]           Petras, s.55-6. Petras kitabında geçmişteki ve günümüzdeki küreselleşmenin bir karşılaştırmasını yapmaktadır, bkz. s. 54-8.

[4]           A.G. Frank & B.K. Gills, Dünya Sistemi, İmge Kitabevi, Ankara, 2003, s.15

[5]           I. Wallerstein, Dünya Sistemleri Analizi, Aram Yayıncılık, İstanbul, 2005, s.46

[6]           Z. Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılâp Kitabevi, 2005, İstanbul, s.17

[7]           Frank, s.28

[8]           A.g.e.

[9]           “Doğu” kavramının Avrupa merkezci bir kavram olduğu konusunda bkz Frank, s.67-75

[10]          A.g.e., s.141

[11]          A.g.e., s.149

[12]          A.g.e., s.176

[13]          A.g.e., s.150

[14]          A.g.e., s.185

[15]          A.g.e., s.184

[16]          A.g.e., s.188

[17]             A.g.e., s.331-2

[18]          A.g.e., s.332-33

[19]          A.g.e., s.343

[20]          A.g.e., s.53

[21]          A.g.e., s.350

[22]          G. Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl, İmge Kitabevi, Ankara, 2000, s.57

[23]          A.g.e., s.53-58

[24]             A.g.e., s.67-8

[25]          A.g.e., s.71

[26]             A.g.e., s.73

[27]             A.g.e., s.73-5

[28]             A.g.e., s.75

[29]             A.g.e., s.78-9

[30]             A.g.e., s.204-6

[31]             A.g.e., s.80

[32]             A.g.e., s.78

[33]             A.g.e., s.83

[34]             A.g.e., s.88-89

[35]             A.g.e., s.92

[36]             A.g.e., s.93,95

[37]             A.g.e., s.102

[38]             A.g.e., s.103

[39]             A.g.e., s.103-4

[40]          Petras, s.35

[41]          Zbigniew Brzezinski, Tercih, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2005, s.177

[42]             Petras, s.40

[43]          A.g.e., s.10-11

[44]          A.g.e., s.61

[45]          Brzezinski, 2005, s.175-9

[46]          A.g.e., 2005, s.257

[47]          Barnett, s.358

[48]          Brzezinski, 2005, s.259

[49]          Arrighi, s.53-58

[50]          Weiss ve Hobson, Devletler ve Ekonomik Kalkınma, Dost Kitabevi, Ankara, 2005

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s