Dünyada ve Türkiye’de Suyun Ekonomi Politiği (Jeopolitik Dergisi, Haziran 2009)

Su, yalnızca yaşamsal ve ekonomik boyutuyla değil, siyasal boyutuyla da önemli stratejik bir kaynaktır. Tarihte uygarlık su kıyılarında başlamış ve ilk devletler su kaynaklarına egemenlik sağlayarak ortaya çıkmışlardır. İlk çağlardan başlayarak devlet yaşamının ana unsurlarından olan su konusu, 1970’lerle birlikte devlet egemenliğinin dışına çıkarılarak, herhangi bir ekonomik meta gibi ele alınmaya başlanmıştır. Ancak suyun mülkiyetinin verimliliği arttırmak için serbest piyasaya bırakılması söylemi, suyun özelleştirilmesinin arka planındaki ekonomi politik oluşumu gizlemeye yöneliktir. Suyun ekonomi politik değeri aracılığıyla, ulusal egemenlikler yerine, küresel piyasayla uyumlu, yerel egemenlikler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu oluşumun başat aktörleri de uluslararası örgütler olmaktadır. “Yönetişim” gibi kavramlarla, su kaynakları gerçekte yerel değil, fakat küresel kontrole açılmaya çalışılmaktadır. Oysa su, hem ekonomik, hem de siyasi öneminden dolayı, ulusal egemenlikten vazgeçilmemesi gereken bir konudur. Neo-liberal model tamamen gerçekleştiği takdirde, sadece suyun ücretini ödeyenin suya erişmesinden öte, yeni bir sosyo-ekonomik ve politik yapı ortaya çıkacaktır. Bu makale bu noktalara değinerek, neo-liberalizm bağlamında su özelleştirmelerinin ekonomik ve de siyasal boyutu üzerinde durmuştur.

Makalede ilk olarak, suyun devlet hayatındaki tarihi önemi üzerinde durulmuştur. İkinci olarak, teorik bir çerçevede neo-liberalizmin tarihsel arka planına değinilmiştir. Üçüncü olarak, suyun kullanımının ve yönetiminin piyasa mantığı çerçevesinde nasıl dönüştürüldüğü açıklanmıştır. Dördüncü olarak, küresel su aktörleri ve bu aktörlerin izledikleri stratejiler irdelenmiştir. Ve son olarak, Türkiye’de su kaynakları yönetimindeki gelişmeler neo-liberalizm ve uluslararası su aktörleriyle ilişkili bir şekilde incelenmiştir.

Devlet ve Su

Tarihte devletleşme sürecinde suyun önemli bir yeri bulunmaktadır. Toplumsal evrim süreci içerisinde toplumlar hep suyun olduğu yerlerde yerleşmiş, varlıklarını sürdürmüş ve gelişebilmişlerdir.[1] Suyun ne için, nasıl ve kim için kontrol edildiği erken devletlerden başlayarak siyasi hayatın merkezinde olmuştur. Büyük devletler her zaman su kenarlarında kurulmuşlardır ve merkezde bir yaşam düzeni oluşturdukları için devlet olabilmişlerdir. Bununla birlikte, kuraklık çeken bölgelerde ise devletleşme oluşamamış ve hegemonya alanı olmuşlardır.[2] Erken devletlerde, sulama kanallarının kazılması, bakımı, korunması ve mülkiyeti ekonomi politik bir sorun olmuştur.[3] Toplumun olmazsa olmazı olan su böylelikle politik bir değer kazanarak ilk kuralların ortaya çıkmasına ve devletleşmeye yol açmıştır. Örneğin İslam öncesi Araplarda, “şeriat” sözcüğü “su kuralları” anlamında kullanılmıştır.[4] Tarım alanlarına ve kentlere su sağlamak, devletin temel işlevlerinden olmuş ve uygarlık suyun çevresinde gelişmiştir.

Yine tarihteki ilk savaşlar da suyun mülkiyetinden kaynaklanan çatışmalardan doğmuşlardır.[5] Fransızca rekabet anlamına gelen “rivalité” sözcüğünün, nehir “riviére” sözcüğünden gelmiş olması, uygarlıkların nehirlere ve denizlere ulaşma ile buraları paylaşma mücadeleleri doğrultusunda mücadele ederek geliştiklerini göstermektedir.[6]

Stratejik öneme sahip su konusu, tarihin başlangıcından 1970’lere kadar hep devletin ana işlevlerinden biri olmuş ve suyun kullanımı kamu yararı çerçevesinde ele alınmıştır. 1970’lerden başlayarak, 80’li yıllarda hız kazanan neo-liberal politikalar çerçevesinde ise su, hızla metalaştırılmaya başlanmıştır. Ancak bu süreç yalnızca ekonomik bir gelişme olmaktan çok, ekonomi politik boyutları olan bir konudur. Günümüzde su sadece ekonomik bir kâr alanı olarak değil, küresel ölçekte yeni egemenlik alanları kurma, zenginlikler yaratma ve güç sağlama aracına dönüştürülmektedir. Böylelikle su ekonomik, ideolojik ve stratejik araçlardan biri olmakta ve bu araçla toplumlar suyun güçsüz müşterileri haline getirilmektedirler.[7] Bu süreçte devletin işlevleri ve egemenlik alanları da yeniden tanımlanarak kısıtlanmaktadır. Devlet, yani bir toprak alanı üzerinde egemen irade, küresel piyasalar doğrultusunda düzenleyici bir kuruma indirgenmeye çalışılmaktadır. Bu da uluslararası örgütler eliyle yapılmaktadır. Örneğin Türkiye’de Fırat ve Dicle nehirlerinin, AB üzerinden uluslararası yönetime devri söz konusudur.[8] Bu gibi uygulamalarla ulusal yasalar ve ulusal egemenlik hiçe sayılmaya çalışılmakta, yeni bir ideolojik, ekonomik ve politik toplum modeli yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu yeni “şebeke toplumu”[9], bürokratik yapıların ve kişisel olmayan resmi ilişkilerin yerini kişisellik ve gizlilik içeren ‘heterarşik’ bir yapı oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle, modern ulus devletin yerine, küresel bir ağ içerisinde işleyen parçalı post-modern “vasallıklar” oluşturulmak istenmektedir. Bu bağlamda, su konusundaki özelleştirmeler bir yandan piyasanın kâr mantığına hizmet ederken, diğer yandan kapsamlı bir dönüşümün de önemli bir boyutu olmaktadırlar.

 

Neo-Liberalizmin Tarihsel Arka Planı ve Özelleştirmeler

  1. Dünya Savaşı’nın sonrasında oluşan siyasal ve ekonomik konjonktürün bir getirisi olarak uygulanmaya başlanan Keynezci refah devleti uygulamaları, 1960’lara kadar bir ölçüde sermaye birikimini sağlamayı başarmıştır. 1945 sonrasında kapitalizmin yeniden inşa döneminde, devlet ekonomik ve de sosyal yaşamda düzenleyici bir rol üstlenmiştir. Ancak, Keynezci model, 1970’lerde yaşanan ekonomik daralmayla ve kâr artış hızının düşmesiyle sorgulanmaya başlanmıştır. Ekonomideki kâr azalmasına çare olarak ise neo-liberal parasal politikalar benimsenmeye başlanmıştır. Neo-liberalizm kâr oranlarındaki düşmeye çare olarak sermayenin önündeki engelleri kaldıran bir reçete ile ortaya çıkmıştır. Bu reçete de doğal kaynakların maliyetlerinin ve emek ücretlerinin düşük tutulmasına dayanmaktadır. Böylelikle, bir önceki dönemde ekonomide düzenleyici bir rol üstlenen devlet’e de yeni bir rol biçilerek, ekonomide üretimden fiyatlandırmaya, gümrük uygulamalarından sosyal güvenliğe kadar uzanan çok geniş bir yelpazede devletin kontrol gücü azaltılmıştır. Özelleştirmeler yoluyla devletin işlevleri serbest piyasaya devredilmeye başlanmış ve devlete ise serbest piyasaya uygun, yasal alt yapıları oluşturma görevi verilmiştir. Özellikle 1980’lerde, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher’ın yeni-sağ hükümetlerinin iş başına gelmesiyle, neo-liberal politikalar etkinlik kazanmış ve dünyada da hızla özelleştirme uygulamaları izlenmeye başlanmıştır. Bu süreçte, özelleştirmelere gerekçe olarak bütçe açıkları gösterilmiş ve sosyal devlet anlayışı terk edilmeye başlanmıştır. Böylelikle kamu hizmetleri özelleştirilmeye, kamu hizmeti anlayışı yerine kamu hizmetlerinin metalaştırıldığı bir sürece girilmiştir.

Devletler birer birer neo-liberalizm doğrultusunda yeniden yapılanırken, uluslararası antlaşmalar da bu süreci perçinlemiştir. Ülkeler arasında tek gümrük tarifesini getiren, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurulması, sermayenin önündeki gümrük engellerini kaldırma yolunda ilk adım olmuştur. 15 Nisan 1994 tarihinde imzalanarak, 1 Ocak 1995 tarihinde yürürlüğe giren DTÖ Kuruluş Anlaşması’nın ekinde yer alan anlaşmalardan biri olan “Hizmet Ticareti Genel Anlaşması” da (GATS), hizmet ticaretini uluslararası kurallara bağlayarak, ulus devletlerin ulusal ekonomiler üzerindeki kontrolü sınırlanmış, ithalat kotaları yasaklanmış ve böylelikle sermayenin önündeki bir engel daha kalkmıştır. 1986-1994 yılları arasında gerçekleştirilen, Uruguay Toplantıları ise ulusal gümrükleri kaldırmış ve ticarette küreselleşme süreci böylelikle başlamıştır. Bu antlaşmalar çerçevesinde ulus-devlet, yerini piyasa mantığına göre şekillenmiş neo-liberal devlete bırakmış ve kâr maksimizasyonu hayatın tüm alanlarında egemen ilke durumuna gelmiştir.

Yukarıda özetlenen sürece teorik bir bakış açısı getirebilmek için kapitalizmin içsel dinamiklerini kısaca değerlendirmek aydınlatıcı olmaktadır. Kapitalizmin ana unsuru olan sürekli birikim arayışı, sistemin kendisini dönem dönem bunalıma sürüklemekte ve kâr maksimizasyon sürecini sekteye uğratmaktadır. Ancak kapitalist sistem, bunalımın aşılabilmesi için arz tarafında, yeni müşteriler, yeni ürünler arayışına girmekte ve üretim maliyetlerinin azaltılmasına çalışmaktadır.[10] Diğer bir deyişle, durgunluk döneminde sermaye, yeni pazarlar arayışına girmekte ve yeni bir metalaşma süreci başlamaktadır. Ancak yeni ürünlerin ortaya konulamadığı durumlarda, temel ihtiyaç maddelerinin kontrolü büyük önem kazanmaktadır. Bu bağlamda, kâr maksimizasyon sürecinin yeni bir ivme kazanabilmesi için, su gibi yaşamsal maddeler metalaştırılmaya çalışılmakta ve ekonomi-politik üstünlük bu yolla sağlanmaya çalışılmaktadır.

 

Neo-Liberalizm Işığında Suyun Ekonomi Politiği

“Kıtlık dönemi en yüksek kârlar dönemidir.” I. Wallerstein[11]

Neo-liberalizm kapsamında, kamusal bir hizmet olan su kaynakları da, özelleştirmelerle birlikte değerlendirilir olmuştur. Bu sürecin ilk işaretleri 1972 Stockholm Deklarasyonu’nda görülebilir, ancak su konusunun özelleştirmeler ve serbest piyasa mantığı içinde ele alınmasına gerçek milat 1992 Dublin konferansıdır.[12] Bu konferansta suyun kısıtlı bir kaynak olduğu, suyun ekonomik bir mal olarak ele alınması gerektiği; su yönetiminin kullanıcı, planlayıcı ve politika üreticilerin dâhil olduğu, katılımcı bir yaklaşımla gereği ana strateji olarak belirlenmiştir.[13] Dublin konferansında, suyun fiyatlandırılarak, su dağıtımının piyasaya açılması gerektiği, kamu işletmelerine sermaye sağlanacağı iddia edilerek savunulmuştur. Dublin konferansındaki bu görüşe paralel olarak Dünya Bankası (DB) da, su ‘sektöründe’ gelecekte karşılaşılacak olan sorunların, ancak piyasa güçlerinin kabul edilmesiyle çözülebileceğini kabul etmiştir.[14]

Dublin konferansı ile birlikte, kapitalizmin ruhuna uygun olarak, bir su krizi söylemi geçerlilik kazanmaya başlamıştır. Her ne kadar, su kaynaklarının kısıtlı olduğu bir gerçek olsa da, su kıtlığı mantığı[15] ve kriz söylemi, gerçekte suyun insan ihtiyacına göre değil, uluslararası şirketlerin kârlarının arttırılması çerçevesinde değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır. Kriz söylemi ile ulusal politikaların “başarısızlığı” vurgulanarak, suyun piyasacı mantık çerçevesinde ele alınmasının alt yapısı oluşturulmaktadır. Böylece piyasacı mantık su krizine karşı tek seçimin yine piyasa olduğunun kamuoyunu oluşturmaktadır.

“Su krizi” ne çözüm olarak dört ana yaklaşımdan bahsedilebilir:

  1. Kamu yönetimi yaklaşımı
  2. Piyasacı yaklaşım
  3. Yerelci yaklaşım
  4. İnsan hakları yaklaşımı [16]

Kamu yönetimi yaklaşımına göre, suyun mülkiyeti kamu yönetiminde olmalıdır. Ayrıca kamu yönetimi su fiyatlandırılmasında tekel olmalı ve su hizmetleri kamu yönetimince sağlanmalıdır. Kısacası, suyun yönetimi arz yönlü olmalıdır. 1992 Dublin Konferansı’nda belirlenen piyasacı yaklaşıma göre ise, su fiyatlandırılarak piyasaya açılmalıdır. Yani su kaynakları özel mülkiyete tabi olmalıdır.[17] Piyasacı model ileride daha ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.

Yerelci yaklaşımın fikir babası olan Jean Robert ise yerel toplulukların suyu yönettiği bir modeli öne sürmektedir. Bu modele göre ihtiyaçları en iyi yerel topluluklar bileceğinden, suyu en akıllı bir şekilde bu topluluklar kullanacaklardır.[18] Bu noktada hemen belirtilmelidir ki, yerelci yaklaşım, piyasacı modele bir alternatif gibi görünmesine rağmen, aslında piyasacı modelle son derece uyumlu ve bütünleyici bir yaklaşımdır. Ulusal bir yönetim yerine, yerelleşme sloganları ile uyum içindedir. Gerçekten de, DB özelleştirmelere yönelik direnci kırmak için yerelleşmeyi yücelten Sivil Toplum Örgütlerini (STÖ) kullanmakta ve STÖ’ler yoluyla kamuoyu yaratmaya çalışmaktadır. Son olarak insan hakları yaklaşımı ise, suya erişimin evrensel ve mutlak bir öncelik olduğunu vurgulayarak, hükümetlerin ve diğer aktörlerin suyun erişilebilir, temiz ve ödenebilir olmasından sorumlu olması gerektiğini savunmaktadır.[19] Ancak insan hakları yaklaşımı da yerelci yaklaşım ile uyumludur. Hatta insan hakları yaklaşımının da piyasacı modelle son derece uyumlu olduğu söylenebilir. Yerelci ve insan hakları yaklaşımları, su kaynaklarını devletlerin siyasal egemenlikleri dışında değerlendirerek ve kaynaklara sahip olan ulusal devletleri hiçe sayarak, uluslararası su aktörlerinin taleplerine meşruiyet zemini sağlamaktadırlar.

 

Uluslararası Su Aktörleri

Daha önce de belirtildiği gibi, küresel su politikalarının 3 önemli ayağı vardır. İlk olarak suyun yönetimi arza göre kamu eliyle değil, talebe göre sermaye eliyle yapılmalıdır. İkinci unsur, su ve su kaynakları küresel serbest ticaret kapsamına alınmalıdır. Üçüncü bir önemli nokta ise “Havza Yönetim Sistemi”nin gerçekleştirilmesidir.[20] “Bütünleşik Su Kaynakları Yönetimi” olarak da adlandırılan, havza yönetim sistemi, suların siyasal, coğrafi sınırlara göre değil, doğal-coğrafi sınırlara göre kurulacak yönetsel birimler eliyle kontrolü anlamına gelmektedir.[21] Böylelikle “yönetişim” adı altında, su kaynakları ulusal otoritelerin kontrolünden çıkarılarak, küresel piyasa aktörlerine sunulmaya çalışılmaktadır.

Birleşmiş Milletler (BM), DB, Uluslararası Para Fonu (IMF), ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası örgütler, küresel su siyasetinde de, piyasacı yaklaşımın yukarıda bahsedilen amaçlarını gerçekleştirme yolunda belli başlı küresel aktörler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Tüm bu örgütler, su konusunda piyasacı yaklaşımın öncülüğünü yapmaktadırlar. 1992 Dublin Konferansı’nda belirlenen suyun fiyatlandırılarak piyasaya açılması politikası da, bu örgütler aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Özelleştirmelerin kamu su işletmelerine sermaye sağlayacağı iddia edilerek, birçok gelişmekte olan ülkeye DB ve IMF yoluyla kredi verilirken, ya da bu ülkeler sistemsel olarak kredi kullanma zorunluluğunda bırakılırken, özelleştirmeler bu ülkelere bir borç verme koşulu olarak dayatılmaktadır.[22] Örneğin, DB 1990-2002 yılları arasında 276 projeden 84’ü su sektöründe özelleştirme şartı ile verilmiştir.[23] Yine aynı şekilde, NAFTA, GATS ve GATT antlaşmaları çerçevesinde, su kaynaklarının özel mülkiyete tabi olması gerektiği kabul edilmiştir. Bu çerçevede de, gelişmekte olan ülkeler, pazara giriş müzakerelerinde, gelişmiş devletlerin su sektöründe pazara giriş talebiyle karşılaşmaktadırlar.[24]

DB ve IMF gibi uluslararası örgütlerin yanında, BM de su konusunda uluslararası şemsiye örgüt olarak kabul edilebilir.[25] BM bünyesinde gerçekleştirilen, Gündem 21 (Agenda21), Milenyum Kalkınma Hedefleri ve Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesinde, “Bütünleşik Su Kaynakları Yönetiminin” (BSKY) sağlanması ve su kaynaklarının sürdürülebilir bir şekilde kullanılması hedef olarak belirlenmiştir. BM tarafından gündeme alınan BSKY konusunun kritik önemde olduğu söylenebilir. Böylelikle BM, hali hazırda ulusal egemenlikler altında olan su kaynaklarının uluslararası kontrolü yolunda bir adım atmıştır. Aynı şekilde AB de, 2002 yılında aldığı Konsey kararıyla BSKY yaklaşımını kabul etmiştir. Böylece AB “su yönetişimi” anlayışını benimseyerek su konusunda piyasacı bir yaklaşım sergilemektedir. Aynı kararda, “arz yönetimi yaklaşımından talep yönetimi yaklaşımına geçmenin uygun kurumsal, yasal ve düzenleyici değişikliklerin” gerekliliği vurgulanarak, su konusunda piyasacı model benimsenmiştir.[26]

Uluslararası örgütler ile işbirliği içerisinde çalışan uluslararası su tröstleri de, önemli küresel su aktörleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Başta gelen uluslararası su tröstleri Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan, İspanyol ve de Amerikan şirketleridir.[27] Bu şirketler arasında rekabet yerine, bir işbirliği olması ve küresel su piyasasına toplam 6-7 şirketin sahip olması küresel su siyasetinde iddia edildiği gibi serbest ticaret yerine, oligarşik bir yapılanma olduğunu göstermektedir. Alman RWE şirketi, İngiliz Thames Water şirketini alarak dünyada üçüncü büyük su tekeli durumuna gelmiştir. Aynı şekilde diğer iki büyük şirket olan, Fransız SAUR ve İngiliz Aglian Water şirketleri RWE/Thames ile ortaklık yapmaktadırlar. Diğer iki büyük tekel olan Vivendi ve SAUR şirketleri de, RWE ile çeşitli ülkelerde ortaklığa sahiptir.[28] Bolivya’da çalışan Amerikan Bechtel-United Utilities ortaklığı da diğer bir örnektir.[29] Görüleceği üzere toplam 6-7 şirket oligarşik bir yapılanma gerçekleştirmiş ve ciroları bakımından petrol şirketlerinin kâr oranlarını yakalamışlardır.[30] Ancak bu şirketler sadece ekonomik birer aktör olarak değil, günümüzün ekonomi politik yapılanmasının önemli birer unsuru olarak işlev görmektedirler.

 

Türkiye’de Su Kaynakları Yönetimi

Türkiye’de ulusal su yönetiminden sorumlu ana kurum Devlet Su İşleri’dir (DSİ). İller Bankası Genel Müdürlüğü (İBGB) ise şehirlerdeki su yönetiminden sorumludur. Kırsal kesimlerde sorumlu kurum daha önceleri Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü (KHGM) iken bugün bu kurumun işlevi ve yetkileri yerel yönetimlere bırakılmaktadır.[31]

DSİ’nin en önemli özelliği su kaynaklarının yönetiminde ulusal bir anlayışa sahip olarak kurulmasıdır. İçinde bulunulan neo-liberal süreçte ise, ideolojik bir küreselleşme söylemi ile bu ulusalcı perspektif yıpratılarak, su konusunda uluslararası şirketlerin ve kuruluşların dümen suyuna girilmektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında su kaynakları ülkenin doğal ulusal zenginliği olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım çerçevesinde devletin su kaynakları kamu yararı anlayışı çerçevesinde kullanılacağı, temel hüküm olarak belirlenmiştir.[32] T.C. Anayasa’sına daha ayrıntılı olarak bakıldığında, Anayasa’nın su kaynaklarını kamu ve özel olarak iki kategoride değerlendirildiği görülmektedir. Ancak, özel kişiler yanlıca küçük kaynakların kullanımına sahip olabilmekte ve bu kaynakları bir üçüncü kişiye devredememektedirler. Yer altı suyu kaynakları ise devletin sorumluluğu altındadır ve bu sular kesin bir şekilde satılamamakta ve devredilememektedirler.[33]

Türkiye de, 2000’li yıllarla birlikte su konusunda uluslararası neo-liberalleşme sürecine dâhil olmaya başlamıştır. Bu süreçte DB ve AB önemli rol oynamaktadırlar. Örneğin, Türkiye’de su yönetiminde piyasacı model doğrultusundaki ilk adımlar AB müktesebatı çerçevesinde 2000 tarihli “Su Çevre Direktifi” (SÇD) doğrultusunda atılmaya başlanmıştır.[34] Ancak SÇD’nin uygulanabilmesi için Türkiye’de var olan kamu yönetimi anlayışının değiştirilmesine çalışılmaktadır. Bu doğrultuda araştırmalara ve projelere hız verilmiştir. Bu noktada, 2005 tarihli Çevre ve Orman Bakanlığı için hazırlanan “Türk Su Sektörünün AB Su Direktiflerine Uyumu için Yeniden Yapılandırılması” araştırması dikkat çekici olmaktadır.[35] Bu gelişmeler göstermektedir ki, Türkiye de uluslararası alanda şekillenen neo-liberal sürece uyum sağlamaya başlamıştır. Suyun kıt bir kaynak ve meta olduğu, piyasaca ücretlendirilmesi, su yönetiminin olabildiğince küçük alt-birimlere bırakılması ve yine önemli bir nokta olarak havza bazında yönetimin kabulü yolunda adımlar atılmaktadır.

AB gibi, DB aracılığıyla da Türkiye bu yeni döneme adapte edilmeye çalışılmaktadır. DB’nın 2006 yılındaki “Yeni Bir Su Kaynakları Yönetimi Kurumu İçin Öneriler” de Türkiye’nin AB’nin SÇD doğrultusunda “nehir havzası” prensibini uygulamaya koyması tavsiye edilerek DSİ’nin piyasacı model çerçevesinde yeniden yapılandırılması gerektiği belirtilmektedir.[36] Diğer bir deyişle, DSİ’nin ulusal işlevinin yerine, su kaynaklarının kullanımında küresel su güçlerini destekleyici bir görev verilmek istenmektedir. DB’nın kredi ve hibeleriyle de bu süreç desteklenmektedir.[37]

Su konusuna piyasacı ve gelişmiş ülkeler tarafında yaklaşan Dünya Su Konseyi (DSK), Dünya Su Forumları aracılığıyla uluslararası alanda etkinlik göstermektedir.  DSK’nin 5. Dünya Su Forum’u 2009 yılında İstanbul’da yapılacaktır.[38] Bu makalede daha önce belirtilen konular doğrultusunda, İstanbul Forumu’nun ana noktaları da, suyun etkili yönetimi için kurumsal düzenlemeler, su hizmetinde kamu ve özel sektör birlikteliği ve yine havza yönetiminin oluşturulması gibi konular olacaktır. İstanbul Su Forumu’nda özellikle sınır aşan sular konusu gündeme getirilecektir. Böylelikle Fırat ve Dicle nehirleri, sadece Türkiye’nin komşu ülkeleriyle değil aynı zamanda AB ve ABD ile de, İstanbul’da görüşeceği bir konu olacaktır. Böylelikle Fırat ve Dicle nehirlerinin yönetimi, özel sektörün de katılımıyla uluslararası görüşmelere konu olacaktır.[39] Türkiye’nin bu tür toplantılara ev sahipliği yapmak yerine gerçekte yapması gerekense, ulusal egemenliği zedeleyici bu tür girişimleri bertaraf edecek stratejiler geliştirmektir.[40]

 

SONUÇ

Su devletlerin ortaya çıkışlarından itibaren, siyasi ve ekonomik hayatın en önemli unsurlarından olagelmiştir. Uygarlıklar su etrafında gelişmiş, yine ilk savaşlar da su kaynaklarına egemenlik için yapılmıştır. Günümüzde ise su üzerinde, ekonomik araçlarla gerçekleştirilen politik bir savaş yaşanmaktadır.  Ulusal devletlerin suyu yeterince verimli kullanamadığı ileri sürülerek, su kaynaklarının egemenliği özel sektöre devredilmeye çalışılmaktadır. Bu durum sadece ekonomik yönden, suyu ücreti ödeyebilenin kullanmasının yarattığı sakıncalar açısından değil, politik olarak yeni bir yapılanmanın kritik bir boyutu olmasından dolayı da, önem kazanmaktadır. Yaşanan bu süreçte Türkiye’nin ise, bu sürece dâhil olmak yerine, bu süreci durduracak stratejiler geliştirme zorunluluğu kaçınılmaz görünmektedir.

 

KAYNAKÇA:

  •  Antalya Su Sempozyumu, 08 Aralık 2007.
  • Çınar Tayfun & Özdinç K. Hülya, Su Yönetimi, Ankara: Memleket Yayınları, 2006.
  • Dedeoğlu, Beril, “Uluslararası Güvenlik ve Strateji”, İstanbul: Derin Yayınları, 2003.
  • Minibaş, Türkel, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, Ders Notları, 2008.
  • USİAD, Su Raporu, Ankara, 2007.
  • Wallerstein, Immanuel, Genel Bunalımın Dinamikleri, İstanbul: Metis Yayınları, 2003.

[1]              Prof. Dr. Gülser Öztunalı Kayır, “Küresel Ölçekte Suyun Yönetimi”, Antalya Su Sempozyumu, 2007, s.28.

[2]              Prof. Dr. Anıl Çeçen, “Türkiye’nin Su Açmazı”, Antalya Su Sempozyumu, S.56.

[3]              Eral Topçu, “Su Politikalarında Temel Yaklaşımlar”, Antalya Su Sempozyumu, s.19.

[4]                A.g.e. s.19.

[5]              A.g.e. s.18.

[6]              Beril Dedeoğlu, “Uluslararası Güvenlik ve Strateji”, İstanbul: Derin Yayınları, 2003,  s.100.

[7]              Kayır, a.g.e. 2007.

[8]              Çeçen, a.g.e. 2007, S.59 ve 55.

[9]              Kayır, a.g.e. 2007s. 29.

[10]             Immanuel Wallerstein, “Genel Bunalımın Dinamikleri”, İstanbul: Metis Yayınları, 2003.

[11]             A.g.e. s.21.

[12]             Tayfun Çınar & Hülya K. Özdinç, “Su Yönetimi”, Ankara: Memleket Yayınları, 2006,  s. 253-4.

[13]             A.g.e. s.254.

[14]             Kayır, 2007, S.31.

[15]             Kayır, 2007, S.28.

[16]             Eral Topçu, 2007, a.g.e. s 19.

[17]             Eral Topçu, 2007, s.20

[18]             A.g.e. s.22

[19]             A.g.e.

[20]             USİAD, “Su Raporu”, Ankara: 2007, s.98.

[21]             A.g.e.

[22]             Topçu, a.g.e., 2007, s.20.

[23]             USİAD, Su Raporu, 2007 s. 97.

[24]             Topçu, a.g.e. 2007, s.21.

[25]             Su Yönetimi, s.7.

[26]             Su Yönetimi, s.10-11.

[27]             Su Yönetimi, s.21.

[28]             A.g.e. s.21.

[29]             A.g.e. s.21.

[30]             Topçu, a.g.e, s.21

[31]             Su Yönetimi, s.255-56.

[32]             USİAD, 2007, s.109.

[33]               USİAD, 2007, s.109.

[34]             Su Yönetimi, s.253.

[35]             A.g.e, s.261.

[36]             A.g.e, s.115-6.

[37]             USİAD, 2007,  s.119 ve Kayır, 2007 s.31-32.

[38]             Makale 2008 yılında kaleme alınmıştır.

[39]             Çeçen, 2007, s.51.

[40]             Mayıs 2009 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen 5. Dünya Su Forumunda başta Fırat ve Dicle olmak üzere Türk sularının uluslararası kontrole açılabilmesinin altyapısı oluşturulmuştur.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s