Mekansal Düzenleme ve Küreselleşmenin Coğrafyasız Jeopolitiği (Jeopolitik, 2011)

Jeopolitik “siyasi coğrafya” anlamının dışında, daha kapsamlı bir şekilde “siyasi mekân” ya da “ekonomi-politik mekân” olarak tanımlanabilir. Böyle bir tanımlama, jeopolitiği coğrafyanın kısıtlayıcılığından kurtararak, siyasi ve ekonomik mekânın iktidar ilişkilerince düzenlenme sürecinin incelenmesini de sağlayabilir. Bu tarz bir yöntem ile ekonomi politik mekânın düzenlenme sürecindeki dinamikler belirlenebilir ve bu dinamiklerden hareketle daha kapsamlı bir açıklamaya ulaşılabilir. Örneğin, “küreselleşme” olgusu böylelikle coğrafyadan bağımsız jeopolitik bir proje olarak değerlendirilebilir.[1]

Yeni bir kavram olmasa da, 1990’larda küreselleşme, “kurumsal yatırımcılar biçimindeki yeni hükümet dışı aktörlerin egemen olduğu, mali piyasaların çok fazla genişlemesini ve görünüşte ‘devletsiz’ çokuluslu şirketlerin kontrol ettiği uluslararası ticaretin katlanarak büyümesini deneyimleyen”[2] yepyeni bir dönemle bağlantılı olmuştur. Küreselleşmenin geçici bir süreç mi olduğu, yoksa Thomas Friedman gibi bazı liberallerin iddia ettiği gibi “tüm insanlığın refahı” ile sona erecek kaçınılmaz ve karşı konulamaz bir süreç mi olduğu[3] konusunda süregelen tartışmalar dışında, küreselleşmenin “kapitalizm” denilen kadim olguyla ilgili olduğu kesindir. Bu anlamda, küreselleşmeyi değerlendirmenin olası bir yolunun, kapitalizmin ve iç dinamiklerine odaklanmak olduğu söylenebilir. Bu bağlamda da, kapitalizm, sermaye birikimi, kriz ve mekânsal düzenleme kavramları, neo-liberal küreselleşme sürecini incelemede yardımcı olabilir.

Yazıda ilk olarak, kapitalizmin iç dinamiklerine “mekânsal düzenleme” kavramı çerçevesinde değinilmiştir. İkinci olarak, yine mekânsal düzenleme kavramı ışığında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) ilişkileri kısaca irdelenecektir. Üçüncü olarak, bahsedilen süreçte AB’nin iç ekonomi politik gruplarının bu sürece etkisine değinilecektir. Son olarak, mekânsal düzenlemenin en önemli kurumlarından olan IMF ve politikaları değerlendirilecektir.

Kapitalizm ve Mekânsal Düzenleme

Kapitalist üretim biçiminin hayatta kalabilmesi için, üretilen sermaye fazlasının sürekli olarak yatırıma dönüştürülmesi gerekir.[4] Bu durum, sermaye fazlasını değerlendirecek yeni alanlar sayesinde, birikim sürecindeki kriz eğilimlerinin, yani sermayenin aşırı birikimi sorununun üstesinden gelmek için harekete geçilmesini zorunlu kılar [5] (Sermaye fazlasını kullanıma açmak için – yatırım yap, böylece sermaye fazlası olmayacaktır). Bu nedenle, mekânın sermaye birikiminin önünde bir engel olmaması ve dahası birikim sürecini desteklemesi için “mekânsal örgütlenme” ya da “mekânsal düzenleme” (spatial-fix) gereklidir. [6] Ama bu mekânsal düzenlemenin oluşturulma şekli, zaman içinde kalıcı ya da tutarlı olmak zorunda değildir. Başka bir deyişle, bölgelerin kapitalist birikim sürecinin ihtiyaçlarına göre örgütlenmesi, teknolojik olanaklar nedeniyle ve daha önemlisi kapitalizmin yukarıda bahsedilen iç dinamikleri nedeniyle, istikrarlı değildir. Bu anlamda, değişken piyasa, kendi ihtiyaçlarına göre hareket eden ve dışarıdan her tür müdahaleyi etkisiz hale getiren temel belirleyici etken durumuna getirilmek istenmektedir. [7]

Mekânsal düzenleme kavramını literatüre kazandıran David Harvey’nin sözcükleriyle söylersek, kapitalizmin içsel çatışmalarının dinamik olması, mekânsal görünümlerin sürekli olarak yeniden biçimlendirilmesine yol açar; bu, devletlerin tam olarak denetleyebileceği kalıcı ve istikrarlı bölgesel bir düzenleme olamayacağı anlamına gelebilir. Böylece küreselleşmenin, ticaretin yoğunlaştırılması ya da sermaye ilişkilerinin yoğunlaştırılması yoluyla zenginlik ve refah getirdiğini iddia eden liberal söylemin, kapitalizmin doğasıyla tutarlı olmadığı söylenebilir. Çünkü asıl kaygı, “kalkınma” değil, merkez yapının sermaye birikimini kontrol altında tutabilmesidir. Küreselleşme, yalnızca, sermaye hareketliliği için gerek duyulan mekânsal ve zamansal altyapıyı (spatial-temporal fix) inşa eder. Sermaye hareketliliğini artırma konusu, şu sözlerle daha da açıklık kazanır: “Mali Küreselleşme, ulusal mali sistemlerin çevresindeki koruyucu bariyerleri zayıflatıp; hükümetin, bağımsız makroekonomik yönetim stratejileri izleme yeteneğini azaltırken, sermaye hareketliliğinin teşvik edilmesine hizmet etmiştir.” [8]

Mekânsal Düzenleme, ABD ve AB

David Harvey, mekânsal düzenlemenin, sermaye fazlasının birikimi için etkili bir çözüm olduğunu, ama bununla birlikte, önemli bir sorunu da içerdiğini belirtmektedir. Kapitalist merkezin kontrolündeki yeni bölgesel ekonomi, kendi sermaye fazlasını yaratabilir ve uzun vadede kendi mekânsal düzenlemesini aramaya başlayabilir. Bu duruma örnek olarak, 18. ve 19. yüzyıllarda ABD’nin kendi sermaye fazlasını oluşturarak bağımsızlığını kazanması gösterilebilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise, bu kez ABD, Marshall Planı adı altında kendi mekânsal düzenlemesini oluşturmaya başlamıştır. O zamanlarda, Sovyet tehdidi potansiyel olarak birbirine rakip olabilecek bölgesel kapitalist aktörlerin, yani AB ve ABD’nin işbirliğine olanak tanımıştır.[9] Soğuk Savaş sonrasında yanıtı aranan soru ise, bu ittifakın, Komünist Blok’un çöküşünden sonra bozulduğu ve AB’nin, Amerikan kapitalizmine ya da Amerikan mekânsal düzenlemesine yeni bir rakip olarak oyuna dâhil mi olduğu, yoksa AB’nin ABD küreselleşme sürecinin bir parçası mı olduğudur. Yanıt içinde bulunulan konjonktüre göre her iki şekilde de verilebilir ancak mekânsal düzenleme açısından bir şey kesindir: “aşırı birikimin iç diyalektiğiyle ilgili zamansal ve coğrafi çözümler tükendikçe, kapitalizmin kriz eğilimleri kontrolden çıkar, emperyalistler arası rekabet şiddetlenir ve kapalı ticaret imparatorlukları içindeki bağımsızlık tehdidi belirginleşir.” [10]

Bahsedilen “tehdit” kuluçkada beklerken, hem AB üyelerinin, hem de rekabet koşullarını arttırmak amacıyla AB ile bütünleşmeyi savunan ülkelerin farkına varmaları gereken bir nokta bulunmaktadır. O nokta da, merkez ekonominin mekânsal düzenlemeyi gerçekleştirirken (yukarıda bahsedilen ABD tarihinden ders alındığı üzere) düzenlenen bölgenin kendi sermaye birikim sürecini oluşturamayacağı koşulların sağlanmasıdır. Neo-liberal strateji, bir yandan olası rakipleri neo-liberal politikalara bağımlı duruma getirirken, diğer yandan da yine olası rakiplerin neo-liberalizm aracılığıyla bağımsız bir sermaye birikim odağı olmalarını engelleyecek önlemleri de almaktadır. Bu duruma örnek olarak, sadece ulus-devlet yapıları açısından değil, bölgesel etkileri açısından da bir araç görevi verilen etnik milliyetçilik olgusunun, mekânsal düzenlemeye tabi kılınan bölgelerin, kendi “bağımsız” sermaye birikimini oluşturamayacak bir siyasi yapı oluşturulmasında üstlendiği işlevin, bu açıdan son derece önemli olduğu düşünülebilir. Siyasi, sosyal ve ekonomik olarak bir bütünlük sağlayabilmiş, göreli olarak dengeli ve bağımsız ulusal yapılar yerine, küresel ekonomiye tamamen bağımlı ve asla rakip olamayacak parçalı siyasi ve ekonomik mekânlar, etnik kimlikler siyasileştirilerek yaratılmaya çalışılmaktadır.

Neo-Liberalizm ve Avrupa

İçinde bulunulan süreci değerlendirmek için, iki farklı, ama yakından ilişkili kavram olan küreselleşme ve neo-liberalizmi birbirinden ayırmak faydalı olabilir. Her ne kadar bu iki kavram birbirinin yerine kullanılıyor olsa da, küreselleşme ve neo-liberalizmin farklı fenomenler olduklarını söylemek mümkündür:

            “Küreselleşme, kapitalizmin, uluslar-aşılaşması yönünde eski bir eğilimdir. Neo-liberalizm ise, kapitalist mülkiyetin çıkarları ve iktidarının, yeni bir çalışma ve yönetim disiplini ya da kurumsal yönetişim ile iade edildiği, yeni bir iç/yerel (domestik) ve uluslararası yapılanmayı tanımlar… Bu iki kavram arasındaki bağlantı, neo-liberalizmin, küreselleşmenin, koloni imparatorlukları gibi eski biçimlerden farklı yeni bir aşamasını ve yeni biçimlerini tanımlamasıdır.” [11]

Bu bağlamda, neo-liberalizmin yükselişiyle birlikte, bir dereceye kadar Amerikan sermayesinin bir mekânsal düzenlemesi olarak başlayan Avrupalılaşma sürecinin yeni bir aşamaya girdiği söylenebilir. Neo-liberal politikalarla, ABD, uluslararası ekonomide rekabet edebilirliğini artırmış ve öncekinden daha avantajlı bir konuma gelmiştir. Kısaca, ekonomideki yeni Amerikan modeli, ne pahasına olursa olsun, rekabet edebilirliğe öncelik vermiştir ve “… Amerikan tarzı kapitalizm zafere ulaşmış gibi görünmüştür.” [12] Ve iddia edildiği şekli ile siyasi otoritenin çözüm değil, sorun olduğu ve piyasa her şeyin “en iyisini” bildiği için, dünyanın geri kalanı da Amerikan tarzı kapitalizmi benimsemeli ya da kaçınılmaz çöküşü göze almalıdır.[13]

Bahsedilen neo-liberal bölgeselleşme sürecinde yerel/içsel (domestik) ilişkiler de etkili olmaktadır. Örneğin,  Avrupa sanayicilerinin ortak çıkarlarının temsil edildiği, Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası’nın (European Round Table – ERT) 1980’lerin başından itibaren AB politikalarına etkisini ve ERT ile AB’nin uluslar-üstü organı olan Komisyon arasındaki ilişkileri kısaca göz önüne almak, Avrupalılaşma ve neo-liberal bölgeselleşme arasındaki ilişki hakkında bir fikir verebilir.[14] Avrupa iç pazarının yaratılması, trans-Avrupa ağların oluşturulması, rekabet ve istihdam politikaları üzerinde ERT ve AB Komisyon’unun her zaman fikir birliği içinde olduğu ileri sürülebilir.[15] Tüm bu çabaların, AB’nin, altyapısının değişen (küreselleşen-rekabetçi) dünyaya göre ayarlanmasıyla ilgili olduğu görülebilir. Tüm bu düzenlemelerin ERT lehine yapıldığını düşündüğümüzde, AB’nin, Avrupa Sanayicileri’nin rekabet edebilirliğini arttırmak üzere kendisini uyarladığı söylenebilir. Dahası, tüm bu çabalar, ERT’nin ekonomik çıkarları doğrultusunda Avrupa’nın kendi mekânsal düzenlemesini yaratmaya doğru atılan adımlar olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak: “…Daha önce başka örneklerde (demiryolları, posta hizmetleri) de olduğu gibi, artık AB, ABD ile arayı kapamaya çalışmaktadır.” [16] Son olarak, bir ERT üyesinin büyük olasılıkla şunu da ekleyeceği öngörülebilir: “Tek bir ortak para birimi kullanan tek bir gerçek ortak pazarın yaratılması, büyümeyi uzun vadede çok büyük oranda canlandıracaktır: ABD ekonomisinin on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde nasıl şahlandığına bakın!” [17]

Bu şahlanmaya bakınca görülebilen bir başka nokta ise, yaşanan küreselleşme neo-liberalizm ve bölgeselleşme denkleminde gözlemlenebilen anti-demokratikliktir. Tüm neo-liberal kurumlar gibi, Komisyon ve ERT, kararları, sadece rekabet edebilirlik ilkesi açısından almaktadır; bu da rekabet edebilirliğin, toplum çıkarlarından ya da kamu yararından önemli görüldüğü anlamına gelir. Bu tespit, önemli kararların alındığı Avrupa zirveleri için de geçerlidir. Bu anlamda örneğin: “Barselona (zirvesi), diğer bütün zirvelerden daha çok, AB’deki karar alma sürecinin tamamen anti-demokratik doğasını ortaya çıkarmıştır.” [18]

Mekânsal Düzenleme ve IMF

Son olarak, kapitalist mekânsal düzenleme doğrultusunda biçimlendirilmesinde en önemli kurumlarından olan IMF ve politikaları da kısaca değerlendirilebilir. IMF’yi ve politikalarını tartışmak için, iki ana tarafın, gelişmiş kapitalist ülkeler ve gelişmekte olan devletlerin perspektifinden bakmak yararlı olabilir. Gelişmiş ülkeler ve kapitalist şirketler açısından, gelişmekte olan devletlere liberal piyasa ilkelerini götürdüğü için IMF’nin “başarılı” çalıştığı söylenebilir. Ayrıca, mekânsal düzenleme kavramını da dikkate alırsak, IMF’nin, uluslararası piyasaların koşullarını belirlemek ve liberal ideoloji tarafından, gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerin “liberalleşme” sürecini engellemekle suçlanan direnişin üstesinden gelmek için yararlı bir araç ya da koz olduğunu söylemek mümkündür. Eski Dünya Bankası başkan yardımcısı Joseph Stiglitz’in sözleri bu düşünceyi desteklemektedir: Ticaretin liberalleşmesinin gündemi, Kuzey, daha doğrusu Kuzey’deki özel çıkarlar tarafından belirlenmiştir. [19] Bu doğrultuda kalkınmanın ya da gelişmenin liberal algılamasının tartışmalı olduğu söylenebilir. IMF yerel ihtiyaçları ve koşulları yeterince dikkate almaz “çünkü kararlarının temelinde, gelişmiş ülkelerin ya da finansal sınıfın çıkarları vardır.” [20]

Bu tartışmalar ışığında, IMF’nin uluslararası politik ekonomideki rolünün değişik algılanmaları olduğu söylenebilir. IMF’nin ana işlevi, liberal piyasa değerlerini farklı bölgelere taşımak ve bu bölgeleri uluslararası liberal piyasalarla bütünleştirmek olarak tanımlanabilir. Ama uluslararası piyasalarda istikrarın sağlanmasını dikkate aldığımızda bile, IMF, Asya krizini engellemeyi başaramadığı için IMF’nin politikalarının “yanlış” olmakla beraber “yanlı” olduğu düşünülebilir:

‘…Doğu Asya krizi… Hazine, IMF ile birlikte, hızlı sermaye-piyasası “liberalizasyonunu” –yani,  az gelişmiş piyasaların, bir gecede gelip gidebilen ve arkasında ekonomik bir harabe bırakan oldukça spekülatif yatırımların saldırısına açılmasını teşvik etmiştir… Aslında, kanıtların büyük çoğunluğu –Dünya Bankası’nın çeşitli çalışmalarında gösterildiği gibi-, hızlı liberalleşmenin gelişmekte olan ülkeler için aşırı derecede riskli olduğu yönündedir.  Hazine bu kanıtları görmezden gelmiş ve daha hızlı liberalleşme için çaba harcamıştır. Hazine kazanmış ama dünya kaybetmiştir. [21]

Ortaya koyulan bu gerçekler, mekânsal düzenleme ile onun, merkez piyasanın çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda zaman içinde değişebildiği için istikrarsızlık yaratan doğası ile ilgili iddiayı destekler: “Kısa vadede, bazı ABD ve Avrupa şirketleri bu krizlerden fayda sağladı. Batılı bankalar Doğu Asya, Rusya ve Arjantin’e girdiklerinde para kazandılar ve krizlerden sonra yardım etmek üzere çağırıldıklarında da para kazandılar”.[22] Buna ek olarak, adil olmayan ticaretin liberalleşmesi gündemi, gelişmeye çalışan ülkeleri, çok fazla sübvanse edilen Amerika ve Avrupa tarımıyla rekabet etmeye zorlamaktadır. [23] Böylece, baskın söylem ya da ideoloji tam tersini iddia etse de, IMF politikalarının “gelişmemiş” ya da “az gelişmiş”  ülkeleri geliştirmek yerine, kapitalizmin dönemsel ve “krizsel”  düzenlemelerine karşı savunmasız bıraktığı söylenebilir.

Sonuç

Sermaye birikimi süreci mekânsal düzenlemeye gerek duymaktadır. Bu düzenleme süreci ise devamlı olarak işlemektedir. Kriz dönemlerinde, mekânın siyasi ve de ekonomik olarak düzenlenmesi daha yoğun ve radikal şekillerde yaşanmaktadır. Üzerinde durulması gereken temel nokta ise, mekânsal düzenlemeye tabi tutulan bölgenin, kendi sermaye birikim sürecini oluşturamayacak bir şekilde siyasi ve ekonomik olarak biçimlendirilmesidir. Aracı kurumlar ve ekonomik/siyasi guruplar bu amaç doğrultusunda işlev görmektedir. Ancak sermaye birikim süreci ve mekânsal düzenleme arasındaki ilişki katı bir gerekircilik (determinizm) ışığında değerlendirilmemelidir. Tam tersine, bu ilişki göz önünde bulundurularak sürece etki edici stratejiler izlenebilmelidir.

 

 

Kaynakça:

  1. Carhcedi, Guglielmo (2001) For Another Europe – A Class Analysis of European Economic Integration.
  2. Cassen, Bernard (2002) Europe: Market Not Community, Le Monde Diplomatique, April.
  3. Dumenil Gerard & Levy Dominique, (2003), Neoliberal Dynamics – Imperial Dynamics – Preliminary Draft, CNRS & CEPREMAP.
  4. Friedman, Thomas (2000) Lexus and the Olive Tree.
  5. Harvey, David (2001) Spaces of Capital, Routledge.
  6. Legrain Philippe (2003) Europe’s Mighty Economy, The New Republic, June.
  7. Schmitt, Vivien A. (2002) The Futures of European Capitalism, Oxford.
  8. Stiglitz, Joseph (2002) Globalization and Its Discontents, Penguin.

Stiglitz, Joseph (2002) The Roaring Nineties, The Atlantic Monthly, Oc

[1] Bu savdan, küreselleşmenin coğrafi boyutları olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Küreselleşme (daha doğrusu neo-liberal küreselleşme) kapsamlı olarak ele alındığında siyasi coğrafyadan ayrı düşünülemeyecek jeopolitik bir projedir. Ancak bu yazıda, daha sınırlı bir konuya odaklanılmıştır.

[2] Vivien A. Schmitt, The Futures of European Capitalism, s.16.

[3] Thomas Friedman, Lexus and the Olive Tree.

[4] David Harvey, Spaces of Capital, s.329.

[5] Harvey, s.325.

[6] Harvey, s.328.

[7] Harvey, s.332-3.

[8] Schmitt, s.22.

[9] Harvey, s.342.

[10] Harvey, s.343.

[11] Dominique & Levy, From Prosperity to Neo-Liberalism, s.2.

[12] Joseph Stiglitz, The Roaring Nineties, The Atlantic Monthly, Ekim, 2002.

[13] Philippe Legrain Europe’s Mighty Economy, The New Republic, Haziran, 2003.

[14] Guglielmo Carhcedi, For Another Europe – A Class Analysis of European Economic Integration, 2001, s.31.

[15] Carchedi, s.32.

[16] Bernard Cassen, Europe: Market Not Community, Le Monde Diplomatique, Nisan, 2002.

[17] Legrain, s.3.

[18] Legrain, s.3.

[19] Joseph Stiglitz, Globalization and its Discontents, Penguin, 2002, s.6.

[20] Stiglitz, s.7.

[21] Joseph Stiglitz, The Roaring Nineties, The Atlantic Monthly, Ekim 2002 s.10

[22] Stiglitz, p.10

[23] Stiglitz, Globalism and Its Discontents, p.5

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s